Şiir Dünyasından Bazı Örnekler - Eric Fromm - İstemek

 

            Sahip olmak” ve “olmak” arasındaki farklılığın daha iyi anlaşılabilmesi için, merhum D.T Suzuki’ nini “Zen Buddhizm Üzerine konuşmalar” ından aldığım, yaklaşık aynı içeriğe sahip iki şiiri örnek olarak vermek istiyorum. Şiirlerden birincisi, ondokuzuncu yüzyılda yaşamış olan İngiliz şairi Tennyson’un. İkincisi ise, 1644 -1694 yılları arasında yaşayan Japon şairi Basho’ nun bir “Haiku” su (*). Her iki şair de, bir gezintileri sırasında gördükleri bir çiçek üzerine olan duygularını dile getiriyorlar. Tennyson şöyle yazıyor:

 

Çatlak duvarlar arsındaki güzel çiçek,

 

Seni o çatlaklar arasından alacağım,

 

Tüm köklerinle birlikte elimde tutacağım.

 

Küçük çiçek eğer anladığım gibiyse herşey

 

Köklerin, yaprakların ve çiçeklerinle bir

 

                                               bütün olsan sen,

 

Tanrının ve insanın ne olduğunu

 

                                               açıklıyorsun bana

 

            Bosho’ nun “Haiku” su da yaklaşık aynı şeyleri söylemektedir:

 

Dikkatlice bakacak olursam,

 

Çalılıklar arasında görüyorum onları,

 

Çiçek açan nazuna’ ları

 

            Bu iki şiir arasındaki fark, hemen dikkati çekiyor. Tennyson, çiçeği görünce ona sahip olmak arzusu ile doluyor. “Tüm kökleri ile birlikte” çiçeği yerinden koparmak istiyor. Çiçeğe olan ilgisi, onu çiçeği öldürmeye sürüklerken, entelektüel bir spekülasyonla, çiçeğin kendisine Tanrı’ nın ve insanın doğasını anlama imkânı verdiği sonucuna varıyor. Bu şiiri ile Tennyson gerçeği, yaşamı parçalayarak bulmaya çalışan Batılı bilim adamları ile özdeşleşmektedir.

            Aynı olay karşısında Bosho’ nun tepkisi ile bambaşka. O, çiçeği koparmak bir yana ona elini bile sürmeyi istemiyor. Çiçeği “görebilmek” için yalnızca “dikkatlice bakmak” gerektiğini dile getiriyor.

            Bu örneklerden sonra Suziki olayı yorumlar; “Bosho yeşillikler arasında dolaşırken, bir çalılığın yanı başında, belli belirsiz bir şey görmüştür. Sonra yaklaşıp bakınca, bunun özel bir anlam taşımayan ve diğerlerinden hiçte farklı olmayan küçük, yabani bir çiçek olduğunu anlar. Bu basit olayı, kendini büyük duygulara kaptırmadan, sade bir şiirle anlatmıştır. Ancak son iki hece, şiirin Japonca’sında kana sözcüğünü oluşturuyor. Genellikle tek bir sözcük, sıfat ya da zarf olarak kullanılan “kana”,hayranlık, övgü ve sevinci anlatmaya yarar. Çoğu kez de sonuna bir ünlem işareti konulur. Bosho’ nun şiirinin bitişi de böyle bir ünlem işaretiyledir”.

            Tennyson’un insanları ve Tanrıyı anlayabilmesi için çiçeğe sahip olması, yani onu öldürmesi gerekmektedir. Halbuki Bosho, çiçeği görmek istiyor. Yani ona yalnızca bakmak yerine, onunla bir olmak arzusunu belirtiyor. Bu ise, ancak çiçeğin canlı kalması ve yaşamasıyla mümkün olabilir.

            Goethe’nin benzer bir durumu anlattığı şiiride, Tennyson ile Bosho’nun anlayışları arasındaki farklılığa iyi bir örnektir.

            Ormanda yürüyordum

            Öylesine ve kendimce,

            Ve hiçbir şey aramamk

            İşte buydu niyetim

            Sonra, gölgeler arasında

            Bir çiçekçik gördüm,

            Yıldız gibi parıldayan,

            Yerinden koparmak isterken onu,

            İncecikten bana:

            Solup ölmemi mi istiyorsun

            Tutup, kopararak beni? Deyiverdi

            Onu kökleriyle birlikte,

            Hiç incitmeden çıkarıp,

            Güzel evin başındaki,

            Büyük bahçeye taşıdım.

            Büyük, sakin bahçede

            Ektim onu yeniden.

            Şimdi o küçük, güzel çiçek

            Büyüyor durmadan, çiçek açıp, gülerek

            Goethe herhangi bir amacı olmadan dolaşırken, küçük çiçeği görünce, onu koparmak arzusuna kapılıyor.Ama Tennyson’ dan farklı olarak, çiçeği koparmanın, onun ölümü demek olacağını da biliyor.Çiçek onun için öylesine canlıdır ki, konuşur ve Geothe’ yi uyarır.Bunun üzerine Goethe de, olayı Tennyson ve Basho’dan farklı bir biçimde çözümler. Çiçeği yerinden alır; sonra başka bir yerde yeniden ekerek, onun canlı kalmasını sağlamış olur.

            Tennyson’un çiçeğe yaklaşımı, sahip olmak güdüsü tarafından yönlendiriliyor. Bu maddesel bir sahip olmak arzusu yerine, bilimsel bilgi elde etme amacından kaynaklansa da, temeldeki duygu,  sahip olmak isteğidir. Bosho ile Goethe’nin yaklaşımları ise, olmak isteğidir. Bosho ile Goethenin yaklaşımları ise, olmak duygusunu temel alırlar. “Olmak” sözüyle, kişinin hiçbir şeye sahip olmadığı ve hiçbir şeye sahip olmadığı ve hiçbir şeye açlık duymadığı, tam tersine büyük bir sevinç içinde bütün yeteneklerini üretici bir biçimde kullanarak, dünya ile bir olduğu var oluş biçimini anlatmak istiyorum.

            Yaşamın ateşli bir savunucusu ve insanın mekanize edilmesi ile parçalara ayrılmasına karşı olan Goethe, birçok şiirinde “olmak” konusunu işlemiş, “sahip olmak” tavrına karşı bir tutum almıştır. Nitekim büyük yapıtı olan Faust’ta Mephisto kişiliğinde canlandırdığı ”sahip olmak” ilkesini, karşısın yerleştirdiği olmak ilkesi ile iyice bir eleştirir ve bu mücadeleyi dramatik bir biçimde anlatır. Goethe’nin aşağıdaki kısa şiiri, “olmak” duygusunun kalitesini güzel ve duru bir biçimde anlatıyor.

            Mülkiyet:

            Biliyorum ki ben,

            Ruhumdan akıp gelen düşünceler dışında

            Hiçbir şeye sahip değilim.

            Biliyorum ki ben,

            Tatlı bir sevgiyi, küçük bir sevinci tattığım anlar dışında

            Hiçbir şeye sahip değilim

            Ama “sahip olmak” ile “olmak” arasındaki farkı, Batı ve Doğu düşüncesi arsındaki başlıkla özdeşleştirmek yanlış olur. Bu fark daha çok, odak noktası insan olan toplumlar ile temel amacı maddeler olan toplumlar arasındaki farklılıkla benzeşir. Sahip olmak eğilimi, yaşamlarının ana konuları; para kazanma hırsı, şöhret ve yönetim gücüne erişmek olan Batı toplumlarına özgüdür. Yabancılaşmanın büyük boyutlara ulaşmadığı ve modern “gelişmenin” hastalıklarına yakalanmamış olan orta çağ toplumlarının ya da Zuni Kızılderilileri ile bazı Amerikalı kabilelerin ise, kendi Bosho’ları vardır. Ve beklide endüstrileşme döneminden birkaç kuşak sonra Japon’lar da kendi Tennyson’ larını alkışlamaya başlayacaklardır. Jung’un ileri sürdüğü gibi, Batı insanının Doğu’nun sistemlerini, örneğin Zen – Buddhizm’i anlayamamaları söz konusu değildir. Onların asıl kavrayamadıkları şey, sahip olmak ve açgözlülük ilkelerine dayanmayan bir toplum yapısı anlayışıdır. Yoksa bir Meister Eckhrt da, Basho ya da Zen kadar anlaşılması güç bir düşünce sistemine sahiptir. Gerçekte Eckhart ve Buddhizm, aynı dilin farklı şivelerinden başka bir şey değildir.

 
Yrd. Doç. Dr. Hamit CİHAN 2007 ©. Email: info@antrenmanbilimleri.com
Powered By Gülnet İnternet Hizmetleri - E-Akademisyen Paketi ® - E-Akademisyen ™
Kapat
Kapat
Kapat